Savaşın Dünya ve Türkiye Ekonomisine Yansımaları
İran’a yönelik ABD-İsrail saldırıları ve İran'ın misillemeleri ile Ortadoğu bir kere daha çatışma ortamına sürüklendi. ABD-İsrail saldırılarında, İran dini lideri Ali Hamaney’in yanı sıra çok sayıda üst düzey yetkili öldürüldü. İran da İsrail’in yanı sıra ABD üslerinin bulunduğu Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Bahreyn başta olmak üzere bazı bölge ülkelerinde belirlediği hedeflere saldırılarla karşılık verdi.
ABD ile İran arasında 6 Şubat’ta Umman’da başlayan ve 18 Şubat’ta İsviçre’nin Cenevre kentinde sürdürülen müzakereler sırasında bazı ilerlemeler sağlanmış olmasına karşın ABD Başkanı Donald Trump’ın İran'ın ABD'ye ulaşabilecek füzeler geliştirmekte olduğuna ve nükleer silaha sahip olmasına asla izin vermeyeceğine ilişkin açıklamaları askeri bir harekatın yaklaşmakta olduğunun işaretini vermişti. ABD saldırısı başladıktan sonra Başkan Trump, operasyonun amacını; (a) İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek, (b) füze cephaneliğini ve balistik füze üretim altyapısını yok etmek, (c) Hamas, Hizbullah, Husi milisleri ve Irak’taki Şii silahlı gruplar gibi bölgedeki vekalet güçlerini etkisiz hale getirmek ve (d) İran donanmasını tamamen ortadan kaldırmak olarak açıkladı. Bunun yanı sıra, - açıkça ifade edilmese de - nihai siyasi hedef olarak İran’da içeriden gelişecek bir hareketlilikle rejim değişikliği de öngörülüyor. ABD Savaş Bakanı Hegseth; bunu “bu, rejim değiştirme savaşı diye adlandırılan türden bir savaş değil ama rejim kesinlikle değişti ve dünya bu sayede daha iyi bir yer oldu” şeklinde ifade etti. Bu ise İran’ın nükleer silah programından vazgeçmesi, balistik füze üretimini durdurması ve Hamas ile Hizbullah gibi gruplara desteğini kesmesi gibi taleplerden çok farklı bir nitelik taşıyor. Zira sadece hava gücüyle bir rejim değişikliğini gerçekleştirmek kolay görünmüyor. Böyle bir hedefe ulaşabilmek için çok daha uzun sürecek ve hem ABD hem ABD’nin Körfez bölgesindeki müttefiki Arap ülkeleri açısından maliyetleri çok artıracak bir savaşı göze almak gerekeceği de açık.
ABD Başkanı Trump, seçim kampanyası sırasında yurtdışı müdahalelere büyük ölçüde karşı çıkmış, Afganistan ve Irak gibi “sonu gelmeyen savaşları” bitirme sözü vermiş, ABD’nin Avrupa’nın savunmasının yükünü bile üstlenmemesi ve kendi içine dönmesi anlamına da gelen MAGA (Amerika'yı Yeniden Büyük Yap) sloganını kullanmıştı. Kendini “Savaşları Sona Erdiren Barış ve Anlaşma Başkanı” olarak tanımlayan Başkan Trump, Ermenistan ile Azerbaycan, Mısır ile Etiyopya, Pakistan ile Hindistan, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda, Kosova ile Sırbistan ve Kamboçya ile Tayland arasındaki çatışmalar gibi uzun süreli çatışmaları başarıyla sona erdirmekle övünüyor. Venezuela’ya yönelik askeri harekat çok kısa sürmüş, Maduro’nun yerine geçen Delcy Rodríguez hemen ABD’nin belirlediği koşullarda anlaşmaya gitmiş, dolayısıyla ABD açısından son derece başarılı sonuç vermişti. En önemlisi de Venezuela harekatı hiçbir Amerikan askerinin can kaybına yol açmamış, kamuoyunda herhangi sorgulama ya da olumsuz tepki söz konusu olmamıştı. Oysa bu defa durum bir hayli farklı. Başkan Trump Venezuela başarısını rejim değişikliğinin nasıl gerçekleşebileceğinin “mükemmel bir örneği” olarak İran’a yönelik harekata emsal göstermeye çalışsa da İran ile Venezuela arasında ciddi farklılıklar olduğu göz ardı edilmemeli. İran'da, ABD ve İsrail'in hava saldırıları çok daha geniş kapsamlı olmasına ve Ayetullah Ali Hamaney ile yüzlerce üst düzey yöneticinin ölümüne yol açmasına karşın İran bu saldırılara Ortadoğu genelinde anında ve haftalar öncesinden planlandığı açıkça görülen geniş çaplı bir misillemeyle karşılık verdi. Bu arada, İran İslam Devrim Muhafızları ve diğer yönetim organları, İran'daki yeni liderliğin Washington'dan talimat almak yerine ABD-İsrail ve müttefikleri ile sonuna kadar savaşmaya hazır olduğunu açıkça belirtti.
ABD-İsrail Dini Lider Hamaney’in ortadan kaldırılmasının rejimi zayıflatacağını, İslam Devrimi yanlılarında moral yıkım yaratacağını ve İran’da muhalefete psikolojik üstünlük kazandıracağını hesap ediyordu. Ayetullah Hamaney ile birlikte çok sayıda üst düzey askeri yetkilinin de öldürülmesiyle İran rejiminin karşılık verme kapasitesinin zaafa uğratıldığı varsayılıyordu. Oysa İran milliyetçiliğiyle neredeyse kaynaşmış olan Şii inancında dördüncü halife Hz. Ali’nin ve onun oğlu Hz. Muhammed’in de torunu Hz. Hüseyin’in öldürülmüş olmasına atıfla çok güçlü bir şehitlik anlayışı hakimdir. 86 yaşındaki Dini Lider Hamaney’in düşman saldırısında öldürülmesi bu anlayış çerçevesinde sadece İslam Devrimi taraftarlarını değil rejime sıcak bakmayan ama dini hassasiyeti olan çevreleri bile derinden etkileyen son derece güçlü, adeta efsanevi bir Hamaney figürünün inşasına yol açtı. Hz. Hüseyin ve Hz. Muhammed’in soyundan gelen ehl-i beytin Kerbela’da öldürülmesinin anıldığı Aşura törenlerinde örnekleri görülen yas kültürünün Şii inancının temellerinden olması, İran toplumunun savaşın getirdiği acılara ve kayıplara karşı dayanıklılığın karşı cephede hiç olmadığı kadar güçlü olmasını sağlıyor. 20 yıldır ambargoların neden olduğu sıkıntılarla ve en sonuncusu Haziran 2025’te gerçekleştirilen saldırılarla yaşamaya bir bakıma alışkın olan İran toplumunda milliyetçi bir heyecan oluştuğu ve saldırganların beklediği psikolojik yıkımın gerçekten uzak olduğu anlaşılıyor. Muhalefet ortada görünmezken rejim yanlıları ağır saldırılara rağmen sokaklarda ABD’yi ve İsrail’i protesto ediyor.
Savaş ne kadar sürer
Artık rahatlıkla Ortadoğu savaşı olarak adlandırılabilecek savaşın, süresi ve yol açacağı yıkımın boyutları ekonomik analizler açısından kritik önem taşıyor. Başkan Trump Beyaz Saray’da düzenlenen bir madalya töreni vesilesiyle harekatın üçüncü gününde yaptığı açıklamada, İran'a yönelik saldırıların dört ila beş hafta sürmesinin beklendiğini ancak gerekirse daha uzun sürebileceğini söyledi. Savaş Bakanı Hegseth dâhil Amerikalı yetkililer harekatın, “sonu gelmez” bir savaş olmayacağını, söz konusu olanın “aylar ya da yıllar değil ancak haftalar” olduğunu açıklasa da şimdilik bunu destekleyecek somut bir işaret görünmüyor. Savaşın süresine ilişkin en gerçekçi tahmin, ABD’nin bölgeye yaptığı askeri yığınağın ve İsrail’in kullanabileceği mühimmatın elverdiği süre şeklinde olacaktır. ABD-İsrail cephesi, İran’ın misillemede kullandığından çok daha pahalı mühimmat harcıyor ve yine de bunların etkililiği tartışmalı. İran’ın yıllardır bu savaşa hazırlanıyor ve yukarıda açıkladığımız gibi toplumsal direncinin kırılmamış olması ABD-İsrail ittifakının hesapladığından daha zorlu bir süreç yaşanabileceğine işaret ediyor. Bununla birlikte İran’ın saldırılarında etkili sonuç veren silahların büyük olasılıkla Çin’den ve Kuzey Kore’den tedarik edilenler olduğu düşünülüyor. Dolayısıyla İran’ın da lojistik kaynakları sınırlı. Yukarıdaki analizimiz çerçevesinde bugün itibarıyla savaşın bir ay kadar sürmesi en yüksek olasılık olarak görülmektedir. Ardından İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesinin, füze stoklarının ve balistik füze programının imha edildiği, altyapısının ciddi biçimde tahrip edildiği, Başta Dini Lider Hamaney olmak üzere İran rejiminin geçmişteki Amerikan karşıtı davranışlarının sorumlusu olarak görülen önde gelen yöneticilerin öldürüldüğü gerekçesiyle ABD, savaşla amaçladığı sonuçlara ulaştığını ve savaşı kazandığını savunabilecektir. İsrail, İran’dan kendine yöneldiğini iddia ettiği yaşamsal tehdidin ortadan kaldırıldığı savını vurgulayabilecektir. İran tarafı ise ABD’nin ve İsrail’in bütün güçleriyle saldırmalarına karşın İslam Devrimini ortadan kaldıramadıklarını, dolayısıyla savaşı kaybetmediğini iddia edebilecektir. Dolayısıyla yoğunluğu değişmekle birlikte bir ay kadar sürmesini beklediğimiz çatışma, katılan tarafların hepsinin kazandığı bir savaş olma olasılığı taşımaktadır.Savaşın kaybedenleri
Önümüzdeki dönemde küresel jeopolitiği de ekonomi politiği de belirleyecek ana eksenin ABD ile Çin arasındaki düşmanca rekabet ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak yaşanacak hesaplaşma olacağını, bu hesaplaşmanın doğrudan olduğu kadar dolaylı yollardan da gerçekleşebileceğini daha önce belirtmiştik (İkinci Yeni Dünya Düzeni – quanta). Savaşları da barışları da İkinci Yeni Dünya Düzeninin bilek güreşinin bakış açısından okumak gerekiyor. ABD’nin İran’a yönelik saldırısının görünür birçok nedeni var. Nükleer silaha sahip ve hele de bunu uzun menzilli füzelerle kullanabilecek bir İran, ABD’nin ve İsrail’in kesinlikle kabul edemeyecekleri bir güvenlik tehdidi olarak tanımlanıyor. İkinci Yeni Dünya Düzeni kapsamında ABD’nin Ortadoğu’da oluşmasını arzu ettiği kurguda İran’ın gücünün kırılması ve desteklediği vekalet güçleri ağının tasfiye edilmesi önemli bir öncelik. Bununla birlikte yaşanan gelişmeleri ekonomi politik altyapıya inerek okumayı öneren bir açıklama çerçevesinde İran savaşının ardında yatan birincil itkinin, Hürmüz boğazı üzerinden Çin’in petrol ve sıvılaştırılmış gaz erişimini aksatmak ve Rusya’ya uygulanan ambargo sebebiyle petrol ve doğalgaz tedarikini ABD’ye ve Ortadoğu’ya kaydırmış olan Avrupa ekonomisini hidrokarbon kaynaklı enerji açısından tamamen kendine bağımlı kılmak olacağı göz ardı edilmemelidir. Diğer bütün gerekçeler mevcut ve sahici olmakla birlikte bu temel stratejik durumu atlayan analizler isabetli olmayacaktır. 2025 yılında günde ortalama 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürününün sevk edildiği Hürmüz Boğazı, dünyanın en kritik petrol geçiş noktalarından biridir. Dünyada deniz yoluyla yapılan toplam petrol ticaretinin yaklaşık %25'i ve küresel sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin yaklaşık %20'sini oluşturan 112 milyar metreküpten fazla LNG bu boğazdan geçerek alıcılara ulaştırılıyor. Boğaz geçişini arkadan dolanarak alternatif üretme seçeneklerinin sınırlı olduğu göz önüne alındığında boğazın önemi bir kat daha artıyor. Hürmüz boğazından geçen petrolün ve doğalgazın yaklaşık %40’ı Çin tarafından alınıyor. Venezuela ve İran sevkiyatları, Çin’in petrol tedariğinin yaklaşık %20’sine karşılık geliyor. Dolayısıyla arka arkaya yapılan bu iki askeri harekat Çin açısından ciddi bir sorun oluşturdu. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali nedeniyle Avrupa Birliği (AB) tarafından uygulanan yaptırımlar arasında en önemlisi Rus doğalgazı alımlarının durdurulması oldu. Geçmişte doğalgaz tedariğini %40 oranında Rusya’nın sunduğu ve boru hatlarıyla bir hayli ekonomik olarak ulaştırılan doğalgaza dayandırmış olan Avrupa ekonomileri bu durumdan ciddi biçimde olumsuz etkilendi. Ukrayna savaşı dolayısıyla yaptırımlar devreye girdiğinde Avrupa’da doğalgaz fiyatı 4 katına fırlamıştı. Savaş ve dolayısıyla yaptırımlar uzayınca AB, Norveç’ten, Azerbaycan’dan, Cezayir’den ve Libya’dan alımlarını artırarak ve Körfez bölgesi ile ABD’den sıvılaştırılmış doğalgaz alımlarına yönelerek durumu dengelemeye çalışmıştı. Hürmüz boğazının kapatılmasının ardından Körfez’i ikame edebilecek tek kaynak olarak ABD kalmış oldu. Bu ise Başkan Trump yönetimiyle ciddi sorunları olan AB’nin elini zayıflatacak bir başka bağımlılık oluşturabilir. Bu arada Hürmüz boğazının kapanmasının ardından yaşanan ilk şokta Avrupa’da doğalgaz fiyatının %50’ye yakın yükseldiğini de kaydedelim. Petrol fiyatının artması deniz taşımacılık maliyetlerini de etkiliyor. Baltık Kuru Yük Endeksi’nde ocak ortasına göre %40’ın üzerinde artış gerçekleşmiş durumda. Bu artış, küresel ticaretin baskı altında olduğu ve küresel iktisadi faaliyet görünümünün güçlü bir canlanmayı işaret etmediği bir dönemde ciddi bir maliyet şoku olarak değerlendirilmeli. Ortadoğu savaşı riskleri, dolayısıyla sigorta primlerini de artırdı. Dünya sigorta ve reasürans piyasasının önde gelen kuruluşlarının bölgedeki gemiler için savaş riski teminatını geri çekmesi geniş kapsamlı bir etki yarattı. Bu durumda Çin merkezli Doğu Asya ekosisteminden Avrupa’ya ve Akdeniz havzasına yapılan satışlar ciddi biçimde olumsuz etkilenebilecek. Elektronik ticaret, mobil uygulamalar ve finans sektöründeki işlemlerin sayısallaşması veri saklama gereksinimini büyük ölçekte artırmıştı. Yapay zeka uygulamalarının gelişmesiyle bu gereksinimin üstel biçimde artmakta olduğu gözleniyor. Büyük veri alanındaki gelişmeler veri merkezlerini de kritik hale getirdi. Sadece teknoloji ve yapay zeka şirketleri değil iletişimden bankacılığa, savunmadan e-ticarete kadar birçok alanda faaliyet gösteren şirketler için veri merkezleri yaşamsal önem taşıyor. Düşük enerji maliyetleri ve piyasa dostu yatırım ortamı dolayısıyla Körfez bölgesi veri merkezleri açısından çekici bir yer olmuştu. Ayrıca Körfez kaynaklı sermaye dünyanın her yerindeki veri merkezi yatırımlarının ve yapay zeka girişimlerinin önemli finansman kaynaklarından. Dolayısıyla İran’ın ABD’ye destek sağladıkları iddiasıyla savaşı Körfez ülkelerine yaymasının hiç hesapta olmayan bir ekonomik etkisi daha oldu. Amazon’un Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ve Bahreyn’deki üç veri merkezinin İran’ın insansız hava araçlarıyla vurulması, veri merkezlerini de savaş zayiatı arasına soktu. Seyahat ve konaklama sektörü açısından Körfez bölgesi önemli bir destinasyon. Özellikle Dubai hem havayolu taşımacılığında önde gelen bir aktarma merkezi hem turizm açısından çekici bir konaklama merkezi. Körfez bölgesinin sivil hava trafiğine kapatılması ve yükselen petrol fiyatları sadece bölgedeki havayolu şirketlerini değil değişen rotalar ve artan maliyetler ile arz tarafından, iptal edilen/edilecek rezervasyonlar ile talep tarafından sektörün genelini olumsuz etkileyecek. Özetle, 2025 yılını gümrük vergileri ve ticaret yaptırımlarının gölgesinde, belirsizliklerin ve bir önceki yıldan sıkılaşan finansal koşulların etkisiyle durgun geçiren, umudunu bu yıl beklenen toparlanmaya bağlamış olan dünya ekonomisi yeni bir arz şoku ve belirsizlikler yüzünden kötüleşen risk algısı ile karşı karşıya. Ortadoğu savaşı petrol ve doğalgaz tedariği üzerinden bölgesel bir arz şokuna yol açtı. Ayrıca yukarıda ayrıntısıyla değindiğimiz üzere uluslararası ticaret, Asya imalat sanayi, finans sektörü ve teknoloji şirketleri farklı ölçülerde olumsuzluklara maruz kalabilecek. Bu görünüm küresel ekonomik büyüme üzerinde aşağı yönlü ve ne yazık ki kısa vadeli faizler üzerinde yukarı yönlü riskleri beraberinde getiriyor. Bakır, alüminyum, nikel ve hatta gümüş gibi metallerin fiyatlarında gözlenen düşüşler büyük olasılıkla bu görünümün erken yansımaları. Temelinde maliyet ve ilk anda fiyat artışı riski taşıyan Ortadoğu savaşının biraz daha ileride dünya ve özellikle de gelişmiş ekonomiler açısından paradoksal biçimde deflasyon olasılığını ima ettiği bile düşünülebilir. Analizlerde bu olasılığı göz ardı etmemekte yarar var.Türkiye ekonomisine olası etkiler
- Türkiye ekonomisi uzun süredir olmadığı kadar sağlam ve şoklara dayanıklı durumda. Dolayısıyla ekonomik görünümle ilgili sıkıntı görülmüyor. Bu dayanıklılık, özellikle son dönemde uygulanan ekonomi politikası adımlarının birikimli etkisi sayesinde dış şokların finansal istikrara yansımasını sınırlayacaktır.
- TL ile ilgili riskler sınırlı. Uygulanan bütüncül politika bileşimi ve döviz likiditesi yönetimi sayesinde döviz kuru tarafında sorun olmayacaktır.
- Borsalarda sert hareketler (şirketler bazında ve her iki yönde de) gözlenebilir. Sakin kalmak, panikle hareket etmemek gerekiyor. Zira uzun dönemde sanayi şirketleri açısından bazı kazanımlar söz konusu olabilir.
- Enerji fiyatları üzerinden maliyet yönüyle olumsuz etki söz konusu olabilir. Kötü senaryoda petrol için anlık 100 dolara doğru hareket olasılığı var ama bu düzey kalıcı olmayacaktır. Hazine ve Maliye Bakanlığının aldığı son karar bu riskleri azaltıyor.
- Türkiye yenilenebilir enerjiyi en etkili kullanan ülkelerden. Bu yıl kaydedilen yüksek yağışlar sayesinde hidroelektrik santrallerinin verimi de artacaktır. Ayrıca son dönemde kendi iç kaynaklarımızdan sınırlı da olsa doğalgaz ve petrol üretimi gerçekleştirebiliyoruz. Türkiye bölgeye kara yoluyla erişebiliyor. Boru hatlarıyla da tedarik söz konusu. Dolayısıyla dış ticaret dengesinin savaşın bu kapsamdaki olumsuz etkilerine görece az maruz kalacağını düşünebiliriz.
- Artan navlun ve sigorta maliyetleri ile tedarikte yaşanabilecek aksaklıklar, Çinli ve Hindistanlı ihracatçılar aleyhine bir durum yaratıyor. Bu bağlamda ihracatçılarımızın Avrupa’daki ve Akdeniz havzasındaki pazarlarda, iç piyasaya yönelik üretim yapan şirketlerimizin de ithalat karşısında görece rekabet üstünlüğü sağlaması söz konusu. Teslim sürelerinin kısalması, yakın tedarik (nearshoring) eğilimini güçlendirebilir ve Türkiye’nin coğrafi konumu ve üretim kapasitesi bu dönemde somut bir avantaj üretebilir.
- Türkiye’ye gelenler de dâhil, küresel sermaye akımlarında Körfez bölgesi kayda değer bir paya sahip. Türkiye’ye Londra üzerinden gelen fonların bir kısmının da kaynağı yine Körfez. Yaşananların dış finansman tarafında olumsuz etkileri olabilir.
- Körfez bölgesi başta Rus turistler için olmak üzere bölgede bir çekim merkeziydi. Savaşın süresine bağlı olarak seyahat ve konaklamanın etkilenmesi kaçınılmaz. Bu ise alternatif ve hatta belki de ikame olarak Türkiye’ye fırsatlar sunabilir.
- Savaşın süresine ve yaygınlığına bağlı olarak enflasyon üzerinde yukarı yönlü riskler artabilir. Bu risk, ağırlıkla enerji ve taşımacılık maliyetleri üzerinden maliyet enflasyonu kanalıyla ve beklentiler üzerinden ortaya çıkabilir. Enflasyona ve sermaye akımlarına bağlı olarak faizlere ilişkin dünyadaki ve içerideki görünüm yukarı yönlü güncellenecektir. Bu ise finansal koşulların sıkılaşması anlamına gelir. Merkez Bankası para politikası kararlarında hem küresel arz şoku niteliğindeki gelişmelerin iktisadi faaliyet üzerindeki aşağı yönlü etkilerini hem de bu ilave finansal sıkılaştırıcı etkileri göz önünde bulundurmalıdır.
